son dakika haberleri
Bizi Facebook'dan takip edin
Bizi Twitter'dan takip edin
Vuslat Dursun

KONUŞMAYI ÖĞRENDİĞİNİZ ZAMAN...

İnsanın en temel problemlerinden birisinin dinlemek olduğunu öğrenmiştim epey zaman önce. Dinlemeyi bilmedikleri için en ufak sıkıntıyı bile aşılmaz gibi algılayıp işi yokuşa sürebiliyorlar. Gördüm. Yaşadım ve anladım öyle kolay bir şey olmadığını da dinlemenin.


Öğrenmiştim, birinin karşısında robot gibi durup söylenenleri kulağından aşağı indirmenin dinlemek olmadığını. Sözünü kesmemenin, yorum yapmamamın, karşı çıkmamanın, kendi derdini eklemenin dinlemek olmadığını… Çözüm odaklı bir yaklaşımın, sahiplenmenin, sonucu ne olursa olsun terk etmemenin aksine daha çok sarılmanın ve birlikte canı yanma pahasına adım atmanın dinlemek olduğunu yaşayarak anladım.

 

Bugün ise konuşamamanın büyük bir sıkıntı olduğunu biliyorken, konuşabiliyor olmanın ne kadar can yaktığını işledim yüreğime. Ne kadar acı ve ne kadar sert bir şey konuşamamak ve konuşabilmeyi öğrenmiş olmak.

 

Beş dakikalık bile olsa bir tartışması, bir sıkıntısı, bir diyaloğu ya da psikolog/psikiyatri tecrübesi olanlara sorun bakalım ne diyecekler?

 

Hastalar konuşamadığı için yanlış veya eksik teşhislere/tedavilere maruz kalıyorlar.

 

Aileler çocukları ile konuşamadığı için o çocukları kazanamıyorlar.

 

Evliler konuşamadığı için yuvalarını yıkmaktan geri duramıyorlar.

 

Öğrenciler konuşamadığı için ezberden öteye geçemiyorlar.

 

Dostlar konuşamadığı için birbirlerini kırıp döküyor vs vs.

 

Bunu uzatabiliriz daha. Ama her şey ortada… Peki, insanlar neden konuşamıyor? Hiç susmadıkları halde neden konuşamıyorlar? Ağızları beş dakika boş durmadığı halde neden insanlar birkaç kelimeye hasret kalıyor? İşte bütün bunları sakin kafa düşündüğünüzde az da olsa hak vereceğinize eminim!

 

İnsanların maske üstüne maske taktığını konuşamadığım zamanlar hiç mi hiç düşünmedim. Düşünemezdim de. Şu an onların düşünmediği gibi. Çünkü bilmiyordum. Dünya kadar kelimeyi ağzımdan çıkarırken ya da yazıya dökerken bile ne kadar sustuğumu yeni anladım.

 

Yazarken maske.

 

Konuşurken maske.

 

Susarken maske.

 

Dinlerken maske.

 

Peki, nedir bu taktığımız maskenin adı? İşte bunu öğrendiğim gün her şey çorap söküğü gibi karşımdaydı.

 

“İfade edebilme!”

 

Kendimizi ifade etmeyi bilmediğimiz için ağzımız sadece boş laf makinası oluyor. Her yerden kelime buluyoruz. Her taşın altından bir cümle çıkarıyoruz. Ama kendimiz olamıyoruz.

 

Kendimizden/yüreğimizden tek bir kelime çıkaramıyoruz. Kendimizden değil hep başkalarından konuşuyoruz. Hep onların kelimeleri ile süslüyoruz duygularımızı.

 

Yazarken, hep güzel yazmaya çalışıyoruz. Gerçeği yansıtmaktan, anlaşılır olmasından, okunabilir ve yaşanılabilir olmasından ziyade hep arka plana güzel yazılışı atıyoruz. Karşı tarafın aklında nasıl kalmak istiyorsak kelimelerimizi o yöne doğrultuyoruz. Bu yazıdaki maskemiz…

 

Konuşurken nasıl ikna edebilirim, kendime nasıl bağlayabilirim, kendimi nasıl haklı çıkarabilirim gibi sorularla karşı karşıya kalıyoruz hep. Karşımızdaki insanı sadece susturmaya önem veriyoruz. Aynı zamanda ‘ya yanlış anlarsa!’ ihtimalini düşünüp asıl söylememiz gerekeni unutur başka cümleler buluruz. Hep korku içindeyiz. Bizi anlamazlar, bizi kınarlar düşüncesi yüzünden yine kendimiz olmaktan vazgeçer, bir sürü cümle sarf eder dururuz. Konuşmamız bitince dinleyen kişi rahatladığımızı düşünüyor ama maalesef biz konuşurken dünya kadar ihtimalden geçiyor ve kalabalık suskunluklarımıza devam ediyoruz. Bu konuşmadaki maskemiz! Ve en çok kullandığımız ve farkında olmadan en çok sevdiğimiz maskemiz…

 

Susarken kendimize haksızlık ediyoruz çoğu kez. Konuşacak o kadar çok şey varken söylemek için çırpındığımız dünya kadar biz hep konuşmamayı tercih ediyoruz. Söylediğimiz takdirde rahatlayacağız belki; birçok şey değişecek/düzelecek ama biz yine karşı tarafın kırılacağını ya da onu kaybedeceğimizi düşündüğümüz için ağzımızı açmıyoruz. Oysa söylememiz gerekenleri söyledikten sonra kendimizi ifade edebilmeyi bilmiş olsaydık karşı taraf kırıldıysa kırgınlığı onarmayı, uzaklaştıysa yakınlık kurmayı da öğrenmiş olacaktık. Dolayısıyla susarken bile maske takmak zorunda kalmazdık…

 

Dinlerken, karşı tarafın derdini anlatmasına hiç müsaade etmiyoruz. Daha konuşur konuşmaz kendimizi ön plana çıkarmaya bayılıyoruz. Derdimizin onun/onların derdinden daha ağır olduğunu anlatmaya çalışır ve ona daha tek kelime etmeden şükretmesi gerektiğini söylüyoruz. ‘Seninkiler de dert mi?’ gibi küçümser cümlelerle onu hemen ötekileştirmeye gidiyoruz. Konuşan kişinin söyledikleri ya da sıkıntısı bizim prensiplerimize ters ise inancımıza uygun değilse, sevmediğimiz bir hal ise hele hemen onu infaz ediyoruz. Adam öldürmüş muamelesi görüyor anlatmak isteyen kişi ve neye uğradığını şaşırıyor. Oysa karşıdakinin prensibi, dili, dini, inancı, ırkı ne olursa olsun; ‘sırf insan olduğu için’ dinlenilmeye ve sahiplenilmeye hakkı vardır:

 

Bakara suresi 272. Ayette: “ Onların hidayete ermesi senin üzerinde bir yükümlülük değildir. Allah, dilediğini hidayete erdirir. Hayır olarak her ne infak ederseniz kendiniz içindir. Zaten siz ancak Allah’ın hoşnutluğunu istemekten başka amaçla infak etmezsiniz. Hayırdan ne infak ederseniz haksızlığa uğratılmaksızın size eksiksizce ödenecektir.” Der. Burada peygamber sav daha önce Müslüman olmayanlara bir şey verilmemesini emretmişti. Ancak bu ayet ile ihtiyaç sahibinin dininin sorgulanmayacağı da ortaya konuldu. Ve bunun insanlık ile ilgili bir şey olduğunu bize anlatıldı. Üstelik bu kişinin sadece dinlenilmeye ihtiyacı varken bizim bu ihtiyacı yerine getirmemiz bile infak olarak geçiyor. Bu infaktan kim nasıl mahrum kalmak ister ki, konuşanı ötekileştirmek, infaz etmek, ifşa etmek, aşağılamak, dalga geçmek veya hiçbir şey olmamış gibi davranmak hoşuna gitsin ve bunlarla övünsün? Bu ayeti bilseydik eğer ya da yaşamaya çalışsaydık hiçbir şey olmamış gibi davranmak yerine derdiyle dertlenmeye, sahiplenecekse sımsıkı sarmaya çalışırdık.

 

Neye ihtiyacı varsa o ihtiyacı giderme yoluna gidersek eğer o kendini ifade edebilmeyi öğrenecek, biz de o insanı kazanmış olmanın huzuru içinde olacağız. O ihtiyacı iyi anlamak için de kendi egolarımıza, prensiplerimize biraz sırt dönmemiz gerekiyor. Olması gerektiği gibi değer vermemiz, o insanı topluma kazandıracaktır. Ve bu da hepimize olumlu sonuçlar ile dönecektir. Yeter ki biz kaybetmeye değil kazanmaya niyetlenelim.

Sevgiye mi ihtiyacı var? Sev!

 

Sarılmaya mı ihtiyacı var? Sarıl!

 

Kızmana mı ihtiyacı var? Kız! Dost isen kız! Ama o insanı adam akıllı dinle. O insan sana sığınırken bütün egoları, şartları, prensipleri elinin tersi ile itip sığınıyor ve bunları sadece iyileşmek adına yapıyor. Sana da öyle yaklaşıyor. Bu yüzden dinlerken maskelerimizi çıkarıp bir sandığa kilitlemememiz; her şeye ve her sıkıntıya rağmen bizi ‘kendimiz olma’ yolunda bir adım ileriye götürür. Bize yıllardır unuttuğumuz ‘samimiyeti’ gösterir.

 

İşte bütün bunlardan dolayı insan, konuşabilmek yani kendisini ifade edebilmek için yıllarından vazgeçiyor. Yıllarını bir dinleme, konuşabilme ve susma uğruna harcıyor.

 

İnsan kendisini ifade edebilmeyi öğrenmediğinde yani konuşamadığında anlaşamadığını söylüyor içinde hep bir korku telaşla… Bu da tartışmalara yol açıyor. Birilerinden yardım almak istiyorsun. Doktor, kitap, ders, toplum vs. gibi yollarla ‘kendin olmaya’ yani sahip olduğun ama üstü örtülmüş konuşmalarına hayat kazandırmaya çalışıyorsun. Haftaların, ayların, yılların bu zor süreçte seni an be an boğuyor! Olsun, ben kendimi ifade etmeye başladığımda her şey bitecek, hiçbir sıkıntı kalmayacak diyorsun ümitle attığın her adımda…

 

Sonra…

 

Sonra konuşabilmeyi öğrendiğinde, kendin olmayı becerdiğinde insanlar ile arana dağlar giriyor. Çünkü insanlar bu kez seni dinlemekten kaçıyorlar. Yorulmak istemiyorlar. Anlayacaklarını ve yorulacaklarını bildikleri için bir şeyler yapmaları gerektiğinin de farkına varıyorlar. Bu yüzden senden ve kendilerinden kaçıyorlar. Bu kaçışın da adına ‘değişim’ diyorlar. ‘Ben eskisi gibi değilim, ben çok değiştim!’

 

Kendilerinin bu zamansız kaçışlarına, maskelerinin kalınlığı demiyorlar, ‘Ben değiştim!’ diyorlar. Oysa sen de değişmişsindir, o kadar çaba sarf ederken bir adım da sen atmışsındır ileriye. Eskisi gibi değilsindir sen de. Sonra içten içe şunu söylenir durursun:

 

‘hani bana kendini ifade etmeyi öğren demiştiniz! Hani ben konuşmayı öğrendiğimde siz hep olacaktınız. Dinleyecek ve sahip çıkacaktınız!,

 

Ben yüzümdeki ifadesizliği silip atınca öğrenmiş olmuyor muyum? Hani insanlar değişmez; öğrenirdi! Ben bunca çabaya ve geri dönüşlere rağmen hala öğrenemedim mi?

 

Oysa siz, konuşanı duymaktan/dinlemekten ve yorulmaktan korktuğunuz için maske takmaya değişim diyorsunuz. Siz çok değiştiniz öyle mi?

 

Vallahi ne kadar iddialı olursanız olun, iddialarınız şu andan itibaren çürütülmüş durumda. Hiçbir şey değişmeyecek, siz değişmek için benim ve benim gibi nice insanın çektiği sıkıntıları, acıları çekmediğiniz ve ödediğimiz bedelleri ödemediğiniz sürece. Siz buna ister kibir deyin ister kendini beğenmişlik! Bunların ikisinden de Allah’a sığındığımız burada bir yerde dursun! Çünkü bunları anladığınız gün siz de aynı cümleleri yazmaktan alıkoyamayacaksınız kendinizi.

 

Eğer hâlâ yorulmak istemiyorum diyorsanız, buyurun!

 

Maskelerinize sarılmaya devam edin!

 

Bir gün konuşmayı öğrenirseniz eğer; neden sustuğunuzu bir tokat gibi kendi suratınıza çarpar durursunuz. Benim şu an susup çarptığım gibi!

 

Konuşmaya başladığınız an, konuşamadığınızı anlamaya başlarsınız.

 

Konuşabilmiş olmanın ıstırabı yaktığı için de susmaya başlarsınız!

Vuslat Dursun  |  Diğer Yazıları

Vuslat Dursun Yazılarına Yapılan Yorumlar